Yakaza

Bir ev.. Bu şehirde ne kadar olabilirse o kadar nezih bir semtte bir ev. Kapıdan çıktığında alabildiğine cadde, birçok araba ama en çok siyah araba trafikte, akışta. İçinde insanlar telaşlı, telaşsız, yine de zamanın içinde sabitlenmiş gibi. İnsan yükünden yorgun kaldırımları, yürüyüş parkurları. Sık sık iyi muameleye maruz kaldığını belli eden tenleri, etiketine göz ucuyla bakılmış kıyafetleri, topuklu topuksuz ama muhakkak pahada ağır ayakkabıları, nüfusun çok büyük bir yüzdesinin bir kez dahi kulağına çalınmamış markalara sahip aksesuarları ile kadınlar ve erkekler. Ve hep, her zaman ve her yerde anda kalabilen, en azından kalabilmek için benlik savaşı veren çocuklar. Kalabalık cadde. Hep bir yere yetişmeye çalışır gibi görünen hayat.

Bir ev.. İçeriye girdiğin anda dışarıdaki gerçeklikten koparan, gerçeğin ne olduğunu sorgulatan bir ev. Büyük ve dolambaçlı. Ve tam bir harabe. 1990’larda ücra bir Anadolu kasabasında metruk ama talih yüzüne gülmüş de zaman yolculuğuna çıkmış gibi bir ev.

Kapıdan girdim, her şey az sonra yerle bir olacak duygusu uyandıran bir oda, tam karşımda. Duvarlar sıvasız, boyasız. Zemin insan ayağı için gerçek bir varoluş mücadelesi. Girişteki bu kocaman odanın tek kıymetlisi sağ taraftaki duvar önünde tüm ihtişamıyla duran bir kömür sobası, kahverengi, kurulu. Koyu yeşil, eski, çok eski koltuklar. Yerde kıymeti bilinmemiş renkli bir Hereke halısı. Odadan çıkınca giriş kapısının sol yanından uzanan labirent gibi koridorları büyük bir çabayla geçtikten sonra bir oda daha. Misafir odası. Günün gerçekliğine, evin merkezinde olduğu o lüks semte en yakışan oda. Girişteki büyük odadan da büyük. Şampanya rengi duvarları, modern mobilyaları, halısı, örtüleri. İçime siniyor, burası çok önemli diyorum, burası Misafir Odası.

Ev benim. Yeni kiraladım. Ne kadar mutluyum, layığımı bulmuşum sanki. Yıllardır içinde yaşadığım hakikatin muazzam bir fotoğrafına somut bir varlık kazandırmış gibi mutlu. Bir çocuk gibi mutlu. Yuvamı bulmuş gibi mutlu.

Heyecanla çıkıyorum evden, şehrin bu en güzel caddesinde yürüyorum şimdi. Heyecan değil belki de bu duyumsadığım, iç huzuru. Yürürken umarsız, tanıdık simalar görüyorum, sarılıyorum sımsıkı, yüzümde kocaman bir gülümseme her zamankinden. Buraya taşındım diyorum, hadi gelin bana gidelim. Tutup kollarından sokuyorum kendi gerçekliğime bilâ-tereddüt. Eve girdikleri o an, kendi gözlerine inanamayan o insanların gözlerine bakıp görüyorum evim aslında nasıl bir yer. Görüyorum, gitmek istiyorlar, kaçmak, beni de kurtarmak hatta. Bir bana bakıyorlar, bir eve. Gezdiler üstelik, gördüler her köşesini. Bir bana bakıyorlar, bir eve.

Kapı açılıyor, çalmadan açıyor dışarıdan çok genç bir kadın, yanında pirifâni bir başka kadın daha. Biz de burada yaşıyoruz diyor, bu ev ısınmıyor, binlerce lira harcıyoruz ama ısınmıyor. Sobaya bakıyorum, soba nasıl yakılır bilmiyorum. Tadilata ihtiyaç var diyorum, biraz elden geçirilse aslında güzel bir ev, tadilata ihtiyaç var. Evet diyor yaşlı kadın, tadilata ihtiyaç var ama bu hiçbir zaman mümkün olmayacak. Kapıyı kapatmaya gerek bile duymadan uzaklaşıyorlar. Dönüyorum evde şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla bana bakan tanıdık yüzlere. Ev sahipleri diyorum, apartmandaki herkes yaşlı, tadilata kimse yanaşmıyor.

İçimdeki huzur kayboldu. Eve dönüp bakıyorum, hala içeride olan insanların yüzlerine. Artık mutlu değilim. Gitmek istiyorum. Evden, bakışlardan kaçmak.. Kendime yakışanı yaptığım, asıl gerçekliğimi herkesin görmüş olduğu gerçekliğinden kaçmak, o muhitteki en ‘uygun’ evlerden birine o utançla sığınmak istiyorum. Tüm insanlar, ‘şimdi kendine yakışan bir ev buldun, o evde ne işin vardı?’desin ve yüzüme benim gerçek yüzümü hiç görmemiş gibi baksın istiyorum. Böyle bir şey mümkünse eğer…

Ve uyanıyorum. Neyse ki hepsi bir rüyaymış. Neyse ki.

Sen Aslında Nasıl Birisin?

“Benlik, bedenin ilkesinde değil, ruhun ilkesinde bulunur.” Michel Foucault

“Benlik algısı”, kendimizi nasıl algıladığımızı, değerlendirdiğimizi ya da kendimiz hakkında ne düşündüğümüzü ifade etmek için kullanılan genel bir terim. Bir başka deyişle “Ben nasıl biriyim?” sorusuna verdiğimiz yanıtlar bizim benlik algımızı ifade ediyor.

Benlik algısı, doğuştan gelen öz benliğimizden bağımsız olarak dış dünyayla girdiğimiz ilişki neticesinde olumlu ve/veya olumsuz olarak gelişen bir algı. Bu algının gelişimi önce içinde yetiştiğimiz aileye, daha sonra da okul ve sosyal hayatla birlikte edindiğimiz sosyal çevremize ve yeni ve güçlü bir aktör olan (sosyal) medyaya bağlı. En önemli temelleri çocukluk çağında atılan benlik algısının olumlu kurulabilmesi için de temel bir KOŞUL var: KOŞULSUZ SEVGİ.

Koşulsuz sevgi ve kabul gören, desteklenen ve kendini ortaya koyabilen bir çocuğun benlik algısı büyük bir travma yaşamadığı takdirde olumlu şekilde temelleniyor. Sosyal hayatta ve okulda da aksini çok şiddetli bir şekilde deneyimlememişse, aile de okul öncesi sistemi aynı şekilde devam ettiriyorsa bu olumlu algı kalıcı hale geliyor.

Peki kendisi ile ilgili olumsuz benlik algısı geliştiren, hatta bazıları baştan ayağa değersizlik duygusuyla kıvranan, farkında olsun ya da olmasın psikolojik rahatsızlıklar yaşayan insanlar? “Ben nasıl biriyim?” sorusuna verecek olumlu tek bir yanıt bulamayanlar? Çünkü o yanıtlara sahip olabilmek için gerekli koşullara sahip olmadığını düşünenler:

*Çok çirkinim, aptalım, başarısızım, beni kimse sevmez, ölsem kimse üzülmez…

Ya da söyleyebildikleri olumlu her şeyin arkasında kaybetmekten ölümüne korktukları bir koşul olanlar:

*Çok popülerim/çok seviliyorum/çok takipçim var (sevilmek için daha güzel olmalıyım,güzelliğimi kaybetmemeliyim/değer görmek için daha fazla para kazanmalıyım,zenginliğimi kaybetmemeliyim), çok başarılıyım (kabul görmek için hiç durmadan çalışmalıyım/kimseyi hayal kırıklığına uğratmamalıyım)…

Halbuki bu cümlelerin hiçbiri ne tek başına ne de art arda sıralandığında bir insanı tanımlamaya yeter. İyi ve kötü diye değerlendirdiğimiz her şey hepimizin içinde varken ne oluyor da bazılarımızın kendinde görebildiği tek şey “kötülük” olabiliyor?

Olumsuz benlik algısı olarak tabir edilen bu durumun muhakkak birçok sebebi vardır. Benim en çok inandığım sebep ise: İyi Çocuk Sendromu.

Nedir bu İyi Çocuk Sendromu?

İnsanlar içinde yaşadıkları toplumun değer yargıları tarafından kurgulanan iyi ve kötü tanımlarına sahipler. İyi ve kötü diye tanımladığımız her şey, doğduğumuz andan itibaren toplumun bizden beklentilerinin karşılığı. Yerleşik kültürde öncelikli tanımlama kötü üzerinden yapılıyor, iyi ise kötünün mevcut olmaması hali olarak kabul ediliyor. Bir başka deyişle, kötülük vardır, kötülük ortadan kalktığında iyilik var olur. Baskın kültürde “Kötü nedir?” sorusu felsefenin yetkinlik alanına bırakılıp “Neler kötüdür?” sorusu tüm yaşantımızı şekillendiriyor. Peki bizim kültürümüzde neler kötüdür?

  • Başkalarına zarar vermek,
  • Hırsızlık yapmak, yalan söylemek,
  • Bencil olmak, kıskanç olmak, kibirli olmak,
  • Aykırı olmak, isyankar olmak, muhalif olmak vb.

“Kimler kötüdür?” sorusunun cevabı da sayılan özelliklerin bir ya da birkaçına sahip olan kimseler oluyor.

Ailelere göre de çocuklarının (ilk iki seneyi saymazsak-orada da iyi çocuk olmakla ilgili az ağlamak, çok uyumak, kendi kendine vakit geçirebilmek gibi kriterler mevcut olmakla birlikte) iyi/uslu çocuklar olması; bencil, dürtüsel, öfkeli, yalancı, isyankar gibi özelliklere sahip olmaması demek.

Bir insan yetiştirmenin büyük sorumluluğu, hayat yükü, gelecek beklentileri, aile içi erk anlayışı gibi durumlar ailelerin çocukları üzerinde sürekli bir denetim gücüne sahip olma arzusunu tetikliyor. Çocuk “yoldan sapmaması/raydan çıkmaması” için sürekli kontrol altında tutulması/yönlendirilmesi gereken potansiyel bir sorun olarak görülüyor.

*Yemeğini yemezsen çizgi film izleyemezsin.

*Arkadaşına vurursan bir daha parka gidemezsin.

*Yalan söylersen bir daha odandan çıkamazsın.

*Benimle böyle konuşursan babana hesap verirsin.

“-se”lerin “-sa”ların havada uçuştuğu bu denetimli serbestlik mekanizması yüzünden çocuk insan zihninde bir inşai faaliyet başlıyor: Olumsuz benlik inşası.

Bilinçdışımız olayları, sözleri, görüntüleri bir resim gibi kaydeder. Resmin ötesindeki gizli niyetlerle ilgilenmez. Yukarıdaki cümleler söyleyen için ne ifade ederse etsin, duyan için tek bir şey ifade eder: Koşul. Sıradan bir ek olan ‘-se’ insan zihni için sadece koşul demektir. Mesajı şu şekilde alır: Evren seni kabul etmek için bir koşul sunuyor, o evrenin parçası olmak istiyorsan boyun eğ! Sevilmek istiyorsan uyum sağla!

İşte İyi Çocuk Sendromu bu noktada başlar. The School of Life tarafından hazırlanan The Dangers of the Good Child videosunda, iyi çocukların yaşamından kesitler sunuluyor ve bence mükemmel bir tespit yapılıyor: “Uslu çocukların problemi, diğer insanların onların yaramazlığını veya kötülüğünü ne kadar tolere edebileceklerine dair hiçbir fikirlerinin olmamasıdır. İyi (uslu) çocuklar, sağlıklı çocuklara tanınan hayati ayrıcalıklardan yoksundurlar ki bu ayrıcalıklar kıskanç olmak, açgözlü, benmerkezci olmak ve bütün bunlara rağmen tolere edilmek ve sevilmektir.” Ebeveyni tarafından sevilmek ve kabul görmek isteyen çocuk, tüm aykırı(!) duygularını, düşüncelerini bastırmayı, ailesini ve çevresini mutlu edecek davranışlar sergilemeyi öğrenir. Tüm öfkeleri, arzuları, kıskançlıkları, hırsları içine hapseder, odalar tek tek kilitlenir.

İnsan yaş aldıkça çocukluktan itibaren taktığı maskelerin büyük bir kısmını kendisi zannetmeye başlar. Olumsuz benliğin öz benliğin yerini aldığı bu nokta, kişiye varlığının koşullara bağlı olduğu, gerekli koşullar yoksa kendisinin bir hiç olacağı inancını verir. Yani güzel değilse onu kimse sevmez. Zayıf değilse giydiği hiçbir şey yakışmaz. Zengin değilse onunla kimse evlenmez. Çok zeki değilse o işi asla alamaz. Herkesi mutlu etmek için çabalamazsa herkes onu terk eder.

Toplumun yüzde kaçı bu dertten muzdariptir bilmiyorum ama inanıyorum ki sayılar o kadar büyük ki bu cümleler bize hiç şaşırtıcı gelmiyor. Hepimiz ne kadar da çok duyuyoruz hepsini, özellikle de kendimizden.

Joseph Chilton Pearce, Sihirli Çocuk kitabında şöyle diyor:

“Çocuklarımız yıllardır, bir şeylerin son derece (kritik biçimde) ters gittiğinin işaretlerini veriyorlar. Onlara ‘yaşamda gereksinim duyacakları donanımı kazandırma’ biçimindeki kaygı dolu, panik halindeki çabalarımız ise yardım çağrılarını duymamızı engelliyor. Eğitim tekniklerimiz, öğretim sistemlerimiz, davranış değiştirme ve teşvik uygulamalarımız hem kendi açımızdan hem de çocuklarımız açısından kaosa dönüşmüş durumda. Türün hayatta kalabilmesi için son derece önemli olan bu dönüm noktasında, artık ömrünü tamamlamış fikirler sistemimizin deliklerini yamamaya yönelik nafile bir girişimde bulunmaktan daha etkili bir atılım yapmalıyız.”

Hâlihazırda küçük bir çocuğa anne babalık edenlerin çocukları için bu tavsiyeyi dikkate alıp tüm kontrolcülüklerini serbest bırakmasını dilerken; bizler de bugün, bu yaşımızda, olumsuz benlik algımızın öz benliğimiz olmadığını görebiliyorsak, artık ailemizi ve çevremizi suçlamanın fayda etmediği noktadaysak kendimize yardım elini kendimiz uzatabiliriz. Tüm kilitli odaları açıp içerideki “kötü çocuk”a sarılabiliriz. O çocuğun duymak istediği cümleyi ona biz söyleyebiliriz:

“Seni seviyorum ve seni olduğun gibi kabul ediyorum. İyi ki varsın.”

İçimizdeki “kötü çocuk”lara selam olsun. İyi ki varsınız.