Yol

Nefessiz uyandım. Kendimi bu kadar ağır duyumsadığımı hatırlamıyorum hiç. Bedensel bir ağırlık değil bahsettiğim, aksine bedenim kontrolümde değilmişçesine hafif ve hareketli. Ağır olan algım. Zihnimi taşıyamıyorum sanki. Her zaman gördüğüm şeyleri gözlerim taşırken zorlanıyor, zihnim adlandırırken. Söylenmiş, söylenmemiş kelimelerimin hepsi boğazıma dizilmiş, mahşer yeri olan ağzımdan çıkmak için ötekini boğmaya çalışıyor. Kurulmuş cümleler hiç kurulmamış olanları daha çok hırpalıyor. Nihayetinde hiçbiri çıkamıyor, beni boğuyor.

Göğsümde boşalsa uçacağıma emin olduğum dünyanın tüm havası sanki. Bu ana kadar hep nefes almışım da hiç vermemişim gibi… Kelimelerden kapanmış dokuz boğumdan çıkmak için yol bulamıyor. Farkında dahi olmadan kalkıyorum yerimden. Bu evi bir yerlerden hatırlıyorum. Anılarımdan çekip çıkaracağım sanki ama zihnimin karmaşasında anılarımı bulamıyorum. Zorlamaktan vazgeçtim. Hayatımda ilk kez anlamlandırmaya uğraşmadan, izlemeye karar veriyorum gözümün gördüklerini.

Yürüyorum. Çıktığım odaya dönüp bakmak gelmiyor aklıma. Sağda, küçük bir odaya açılan bir kapıdan giriyorum. Küçük bir kız çocuğu. Kıvırcık sarımsı saçları olan, zayıf, minicik suratına büyük kulaklarıyla bir kız çocuğu. Camdan dışarıyı izliyor. Dışarıda çocuk sesleri şen şakrak… Annesi içeride çok mühim bir ev işiyle ilgileniyordur, muhakkak. Düşünme diyorum kendime, önüne bak. Çocuk kafasını kaldırıyor ve gözlerime bakıyor. Öyle bir bakış ki bu, içimde bir ateş alevleniyor sanki. Bağırmak istiyorum, konuşamıyorum. Gözlerimden yaşlar boşanıyor, içimdeki yangını söndürür sanıyorum, aksine parlatıyor. Ne var bu bakışlarda Allah’ım? Ruhum sancıyor.

Arkamı dönüp koşarak evin içinde annesini arıyorum. Bulunca kolundan tutup gözlerinin içine bakacağım ve içimdeki tüm alevi yüzüne püskürteceğim. Mutfakta buluyorum kadını. Ne kadar genç… Onun yaşında ben neler yapıyordum, nerede eğlendiriyordum gönlümü diye geçiyor aklımdan. Bir acıma duygusu kaplıyor şimdi yüreğimi. Bu ateşin muhatabı o değil belki de, diye kendi içimde kavrulmaya devam ediyorum. Yine de geçiyorum karşısına. “Bu çocuk çok yalnız, git kurtar, bir kere sarıl, seni çok seviyorum de, yavaş yavaş ölüyor görmüyor musun?” demek istiyorum. Çıkmıyor Allah’ın cezası ses, nefes. Kadın da görmüyor beni zaten, o kadar meşgul ki hiçbir şey yapmakla. Daha fazla dayanamıyorum, kaçarak çıkıyorum evden.

Koşuyorum. O gözleri aklımdan silmek için koşuyorum. Şehrin en büyük, en bilinen caddesinde aşağıya doğru koşuyorum. Şehri de, bu caddeyi de çok iyi tanıyorum. Anı değil bu. Zorlanmadan geçiyorum tüm dükkanları, evleri. Nereye koştuğumu biliyor gibiyim. Ara sokaklardan birine sağa doğru dönüyorum, sonra sola. Bir anda duruyorum sebebini bilmeden. Yeşil bir kapının önünde, hızla giden bir araba önümde aniden fren yapmış gibi, korkuyla duruyorum ve kendimi içeri atıyorum. İki katlı bir bina iki ayrı girişi olan. Soldan içeriye doğru açılan bir bahçe kapısı demir ve yeşil o da. Giriyorum kapıdan, on metre kadar yürüyüp kocaman bir bahçeye atıyorum adımımı. Tam karşıda, az uzakta bir müştemilat balkonunda oynayan çocuklara takılıyor gözüm. Sağ yanımda genişleyen bahçeye hızla göz atıp çocuklara yaklaşıyorum. 8 yaşında var yok bir kız çocuğu. Onu bir yerden tanıdığımı zannediyorum. Oturmuş balkonun duvarına, ayağındaki terliği fırlatıp duruyor. Daha küçük olan çocuklar da her seferinde getirip giydiriyor terliği ayağına. Kız atıyor, çocuklar giydiriyor. “Neden itiraz etmiyor ufak olanlar?” diye düşünüyorum. Büyük olan küçükleri tehdit ediyor: Vermezseniz küserim! Minikler korkularından, her seferinde, istemeden de olsa, giydiriyor terliği. Büyük kız kendini biraz daha değerli hissetsin diye, küçükler değersizleşiyor. Bahçeye bakıyorum tekrar sağ omzumun üzerinden çevirip başımı. Kadınlar oturmuş kışa hazırlık yapıyor. “Bu çocukları daha büyük kışlar bekliyor, görmüyor musunuz?” demek istiyorum ama fayda etmeyeceğini biliyorum. Kahredip dönüyorum arkamı, geldiğim yoldan uzaklaşıyorum. Şimdi daha sakinim. İçimdeki ateş büyüyor ama acısına alışmaya başlıyorum sanırım.

Yürüyorum. Caddeler boyu yürüyorum. Bir büfenin önünde duruyorum bu kez. Çevre yine tanıdık, bildik. Tek tük yüzler bile var tanıyorum diyebileceğim. Yorgun hissediyorum, ağırlık arttıkça artıyor sanki. Duvara yaslanmış, insanları izlerken gözüme bir şey çarpıyor. 13 yaşında bir kız çocuğu balkondan alt komşusunun balkonuna bir şeyler atıyor yanında kendinden küçük bir oğlan çocuğuyla birlikte. Atıp saklanıyorlar, besbelli muzırlık yapıyorlar, kikirdeyip duruyorlar. Bir “an” süresince de olsa bir ferahlık duyuyorum kıza bakarken. Sonra bir şeyler oluyor, çocuklar paniğe kapılıyor. Başımı indirdiğimde 20 yaşlarında genç bir adam görüyorum. Elinde bir kağıt parçası ile apartmana bakıp anlamaya çalışıyor kimin attığını. Kalbimdeki ferahlık tamamen yok oluyor. Bundan sonra olacak her ne ise, o kız çocuğunu büyüteceğini hissediyorum en derinimde, alev parlıyor, zorla da olsa kalkıp uzaklaşıyorum.

Yürüyorum. O kadar çok yürüyorum ki kısa bir an için bilincimi yitirdiğimi sanıyorum. Kendime geldiğimde bambaşka bir şehirde, yemyeşil bir kampüsteyim. Yolumu kaybederek dolaşırken genç bir kadınla karşılaşıyorum. Meraklı, o da bir şeyler arıyor besbelli. Gözümün içine bakıyor, aradığı şey bende olabilir mi diye baktığını anlıyorum. Yollarda arıyor, kitaplarda arıyor, en çok insanlarda arıyor. Bulamadıkça pes etmiyorsa da hep yanlış yollara sapıyor, hep yanlış kitapları okuyor, hep yanlış insanlara dokunuyor. ‘Pes ettim, gidiyorum’ diyor, tutuyorlar. ‘Azmettim, devam ediyorum’ diyor, tutuyorlar. Kendi tutamağını bulmak için çırpınıyor. Ne kadar kalabalık ve ne kadar yalnız diye düşünüyorum. Elini tutmak istiyorum. Elini tutup kalbine koymak, tutamak arıyorsan burada, hatırla demek… Ama konuşamıyorum. İlk kez giderken hep geriye dönüp bakıyorum. Bu kıza karşı içten bir sevgi hissediyorum. Yalnızlığını, arayışını, manayı bulduğunu görmek isterdim, diye düşünerek devam ediyorum yürümeye.

Yürüyemiyorum. Artık mecalim kalmadı. Ev sandığım yerdeyim. Evde biri var, mutfaktan sesler geliyor. Geniş antreden geçip yatağıma dönmek istiyorum artık. Uyumak istiyorum, çok uzun süre uyumak. Sol tarafta uzanan koridora giriyorum, sağdaki ilk odadan gelen seslere doğru başımı çevirdiğim an içimdeki ateş kavuruyor beni, ben artık ateş oluyorum. Gözlerim görünüyor bir tek, çünkü ben de artık tek bir şey görüyorum: Gözümü açtığım evde gördüğüm çocuk bu odadan çaresizce, o ilk bakışın aynısıyla bana bakıyor. Aklımı tamamen kaybettim artık, odama doğru koşuyorum ve gördüğü son şey yatağa uzanmış bedeni olan gözlerimi sonsuza dek kapatıyorum.

Name

Ben bugün ölüyorum.
Ağdalı sözler beklemeyin benden. Büyük hayal kırıklıkları seremem önünüze, alıp alıp çarpın diye yüreğinize.

Ben bugün ölüyorum.
Dünyanın en haklı gerekçesinden hem de: Yalnızlık. Kıvırmayın burnunuzu beğenmediniz diye. Yok suçluluğa da mahal yok, nedamete de. Hepiniz vardınız, oradaydınız biliyorum. İstediniz mutluluğumu içtenlikle. Ama yalnızlık değildir sandığınız gibi yeğleme. Hastalıktır, kalıtsaldır üstelik. 7 kuşak atam da suçlamasın kendini, sittin kuşak öteden bulur yerleşir ruhun derinliğine. Yalnızın ruhu ağırdır, çok ağırdır. Taşıması güçtür, yaşaması yüktür. Korkmayın söyleyin: Çok ağırdı durumu, Allah rahmet eylesin. Çektiği büyük çile ahrette sona ersin.

Ben bugün ölüyorum.
Bakıyorum Oğuz gibi duvarlarına odamın. Boş. Bomboş. Ben de kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asamadım. Kötü yaşarım korkusuyla tek bir gün yaşamadım. O yüzden üzülmeyin, ben bugün ölüyorum, zaten hiç yaşamadım.

Okurken bu satırları, kaldırıp kafanızı baktıysanız duvara, gördünüzse resmimi asılı o duvarda, işte yaşadın, burdasın diyorsanız şayet haksızlık etmek istemem. Gönül duvarına resmimi asan birkaç kişi oldu elbet. Bir sevdiğim oldu vaktiyle, sonra bir nişanlım. Dostlarım. Annem, babam, kardeşim… Sizi düşünmek ağır geliyor tam da şu an. Yaşamak yükü sizi düşündüğümde daha da dayanılmaz oluyor. O yüzden reddediyorum kendimi sizden. Oldu işte. Şimdi hastalığına layık bir hasta oldum. Hayatında tek bir sigara içmemiş akciğer kanserine yüktür ömür boyu sigara içmemiş olmak. Son sigaramı da yakıyorum. Tüm yüklerimi de atıyorum. İşte bugün ölüyorum.

Ben bugün ölüyorum.
Ben hiç doğdum mu Tanrım? Bebek oldum mu annemin kucağında, sımsıcak bakışında? Babamın omuzlarında bekledim mi iftarı bir kış Ramazan’ında henüz 6 yaşında? Kardeşim doğduğunda aldım mı kucağıma, hem korkarak delice, tuttum mu kıskançlıkla? Tuttum mu ellerinden ilk sevdiğim o kızın, baktım mı gözlerine içim titrercesine? Çıktım mı çocuk yaşta uzun bir yolculuğa, kaderime hazırlayan çok kıymetli okula? Gerçekten inandım mı bir derde derman, bir hastaya tabip olacağıma? Ben hiç oldum mu Tanrım? Ben bugün ölüyorum.

Ben bugün ölüyorum.
Beni bağışla Tanrım. Verdiğin hastalıktan huzurunda derdestim. Kabul etmez, hiç affetmez dediler ama gör çaresizim. Ev bomboş, kalbim bomboş, bomboş artık tüm zihnim. Şimdi beni tart Tanrım, bak 21 gramdan çok çok daha eksiğim.

Yakaza

Bir ev.. Bu şehirde ne kadar olabilirse o kadar nezih bir semtte bir ev. Kapıdan çıktığında alabildiğine cadde, birçok araba ama en çok siyah araba trafikte, akışta. İçinde insanlar telaşlı, telaşsız, yine de zamanın içinde sabitlenmiş gibi. İnsan yükünden yorgun kaldırımları, yürüyüş parkurları. Sık sık iyi muameleye maruz kaldığını belli eden tenleri, etiketine göz ucuyla bakılmış kıyafetleri, topuklu topuksuz ama muhakkak pahada ağır ayakkabıları, nüfusun çok büyük bir yüzdesinin bir kez dahi kulağına çalınmamış markalara sahip aksesuarları ile kadınlar ve erkekler. Ve hep, her zaman ve her yerde anda kalabilen, en azından kalabilmek için benlik savaşı veren çocuklar. Kalabalık cadde. Hep bir yere yetişmeye çalışır gibi görünen hayat.

Bir ev.. İçeriye girdiğin anda dışarıdaki gerçeklikten koparan, gerçeğin ne olduğunu sorgulatan bir ev. Büyük ve dolambaçlı. Ve tam bir harabe. 1990’larda ücra bir Anadolu kasabasında metruk ama talih yüzüne gülmüş de zaman yolculuğuna çıkmış gibi bir ev.

Kapıdan girdim, her şey az sonra yerle bir olacak duygusu uyandıran bir oda, tam karşımda. Duvarlar sıvasız, boyasız. Zemin insan ayağı için gerçek bir varoluş mücadelesi. Girişteki bu kocaman odanın tek kıymetlisi sağ taraftaki duvar önünde tüm ihtişamıyla duran bir kömür sobası, kahverengi, kurulu. Koyu yeşil, eski, çok eski koltuklar. Yerde kıymeti bilinmemiş renkli bir Hereke halısı. Odadan çıkınca giriş kapısının sol yanından uzanan labirent gibi koridorları büyük bir çabayla geçtikten sonra bir oda daha. Misafir odası. Günün gerçekliğine, evin merkezinde olduğu o lüks semte en yakışan oda. Girişteki büyük odadan da büyük. Şampanya rengi duvarları, modern mobilyaları, halısı, örtüleri. İçime siniyor, burası çok önemli diyorum, burası Misafir Odası.

Ev benim. Yeni kiraladım. Ne kadar mutluyum, layığımı bulmuşum sanki. Yıllardır içinde yaşadığım hakikatin muazzam bir fotoğrafına somut bir varlık kazandırmış gibi mutlu. Bir çocuk gibi mutlu. Yuvamı bulmuş gibi mutlu.

Heyecanla çıkıyorum evden, şehrin bu en güzel caddesinde yürüyorum şimdi. Heyecan değil belki de bu duyumsadığım, iç huzuru. Yürürken umarsız, tanıdık simalar görüyorum, sarılıyorum sımsıkı, yüzümde kocaman bir gülümseme her zamankinden. Buraya taşındım diyorum, hadi gelin bana gidelim. Tutup kollarından sokuyorum kendi gerçekliğime bilâ-tereddüt. Eve girdikleri o an, kendi gözlerine inanamayan o insanların gözlerine bakıp görüyorum evim aslında nasıl bir yer. Görüyorum, gitmek istiyorlar, kaçmak, beni de kurtarmak hatta. Bir bana bakıyorlar, bir eve. Gezdiler üstelik, gördüler her köşesini. Bir bana bakıyorlar, bir eve.

Kapı açılıyor, çalmadan açıyor dışarıdan çok genç bir kadın, yanında pirifâni bir başka kadın daha. Biz de burada yaşıyoruz diyor, bu ev ısınmıyor, binlerce lira harcıyoruz ama ısınmıyor. Sobaya bakıyorum, soba nasıl yakılır bilmiyorum. Tadilata ihtiyaç var diyorum, biraz elden geçirilse aslında güzel bir ev, tadilata ihtiyaç var. Evet diyor yaşlı kadın, tadilata ihtiyaç var ama bu hiçbir zaman mümkün olmayacak. Kapıyı kapatmaya gerek bile duymadan uzaklaşıyorlar. Dönüyorum evde şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla bana bakan tanıdık yüzlere. Ev sahipleri diyorum, apartmandaki herkes yaşlı, tadilata kimse yanaşmıyor.

İçimdeki huzur kayboldu. Eve dönüp bakıyorum, hala içeride olan insanların yüzlerine. Artık mutlu değilim. Gitmek istiyorum. Evden, bakışlardan kaçmak.. Kendime yakışanı yaptığım, asıl gerçekliğimi herkesin görmüş olduğu gerçekliğinden kaçmak, o muhitteki en ‘uygun’ evlerden birine o utançla sığınmak istiyorum. Tüm insanlar, ‘şimdi kendine yakışan bir ev buldun, o evde ne işin vardı?’desin ve yüzüme benim gerçek yüzümü hiç görmemiş gibi baksın istiyorum. Böyle bir şey mümkünse eğer…

Ve uyanıyorum. Neyse ki hepsi bir rüyaymış. Neyse ki.

Sen Aslında Nasıl Birisin?

“Benlik, bedenin ilkesinde değil, ruhun ilkesinde bulunur.” Michel Foucault

“Benlik algısı”, kendimizi nasıl algıladığımızı, değerlendirdiğimizi ya da kendimiz hakkında ne düşündüğümüzü ifade etmek için kullanılan genel bir terim. Bir başka deyişle “Ben nasıl biriyim?” sorusuna verdiğimiz yanıtlar bizim benlik algımızı ifade ediyor.

Benlik algısı, doğuştan gelen öz benliğimizden bağımsız olarak dış dünyayla girdiğimiz ilişki neticesinde olumlu ve/veya olumsuz olarak gelişen bir algı. Bu algının gelişimi önce içinde yetiştiğimiz aileye, daha sonra da okul ve sosyal hayatla birlikte edindiğimiz sosyal çevremize ve yeni ve güçlü bir aktör olan (sosyal) medyaya bağlı. En önemli temelleri çocukluk çağında atılan benlik algısının olumlu kurulabilmesi için de temel bir KOŞUL var: KOŞULSUZ SEVGİ.

Koşulsuz sevgi ve kabul gören, desteklenen ve kendini ortaya koyabilen bir çocuğun benlik algısı büyük bir travma yaşamadığı takdirde olumlu şekilde temelleniyor. Sosyal hayatta ve okulda da aksini çok şiddetli bir şekilde deneyimlememişse, aile de okul öncesi sistemi aynı şekilde devam ettiriyorsa bu olumlu algı kalıcı hale geliyor.

Peki kendisi ile ilgili olumsuz benlik algısı geliştiren, hatta bazıları baştan ayağa değersizlik duygusuyla kıvranan, farkında olsun ya da olmasın psikolojik rahatsızlıklar yaşayan insanlar? “Ben nasıl biriyim?” sorusuna verecek olumlu tek bir yanıt bulamayanlar? Çünkü o yanıtlara sahip olabilmek için gerekli koşullara sahip olmadığını düşünenler:

*Çok çirkinim, aptalım, başarısızım, beni kimse sevmez, ölsem kimse üzülmez…

Ya da söyleyebildikleri olumlu her şeyin arkasında kaybetmekten ölümüne korktukları bir koşul olanlar:

*Çok popülerim/çok seviliyorum/çok takipçim var (sevilmek için daha güzel olmalıyım,güzelliğimi kaybetmemeliyim/değer görmek için daha fazla para kazanmalıyım,zenginliğimi kaybetmemeliyim), çok başarılıyım (kabul görmek için hiç durmadan çalışmalıyım/kimseyi hayal kırıklığına uğratmamalıyım)…

Halbuki bu cümlelerin hiçbiri ne tek başına ne de art arda sıralandığında bir insanı tanımlamaya yeter. İyi ve kötü diye değerlendirdiğimiz her şey hepimizin içinde varken ne oluyor da bazılarımızın kendinde görebildiği tek şey “kötülük” olabiliyor?

Olumsuz benlik algısı olarak tabir edilen bu durumun muhakkak birçok sebebi vardır. Benim en çok inandığım sebep ise: İyi Çocuk Sendromu.

Nedir bu İyi Çocuk Sendromu?

İnsanlar içinde yaşadıkları toplumun değer yargıları tarafından kurgulanan iyi ve kötü tanımlarına sahipler. İyi ve kötü diye tanımladığımız her şey, doğduğumuz andan itibaren toplumun bizden beklentilerinin karşılığı. Yerleşik kültürde öncelikli tanımlama kötü üzerinden yapılıyor, iyi ise kötünün mevcut olmaması hali olarak kabul ediliyor. Bir başka deyişle, kötülük vardır, kötülük ortadan kalktığında iyilik var olur. Baskın kültürde “Kötü nedir?” sorusu felsefenin yetkinlik alanına bırakılıp “Neler kötüdür?” sorusu tüm yaşantımızı şekillendiriyor. Peki bizim kültürümüzde neler kötüdür?

  • Başkalarına zarar vermek,
  • Hırsızlık yapmak, yalan söylemek,
  • Bencil olmak, kıskanç olmak, kibirli olmak,
  • Aykırı olmak, isyankar olmak, muhalif olmak vb.

“Kimler kötüdür?” sorusunun cevabı da sayılan özelliklerin bir ya da birkaçına sahip olan kimseler oluyor.

Ailelere göre de çocuklarının (ilk iki seneyi saymazsak-orada da iyi çocuk olmakla ilgili az ağlamak, çok uyumak, kendi kendine vakit geçirebilmek gibi kriterler mevcut olmakla birlikte) iyi/uslu çocuklar olması; bencil, dürtüsel, öfkeli, yalancı, isyankar gibi özelliklere sahip olmaması demek.

Bir insan yetiştirmenin büyük sorumluluğu, hayat yükü, gelecek beklentileri, aile içi erk anlayışı gibi durumlar ailelerin çocukları üzerinde sürekli bir denetim gücüne sahip olma arzusunu tetikliyor. Çocuk “yoldan sapmaması/raydan çıkmaması” için sürekli kontrol altında tutulması/yönlendirilmesi gereken potansiyel bir sorun olarak görülüyor.

*Yemeğini yemezsen çizgi film izleyemezsin.

*Arkadaşına vurursan bir daha parka gidemezsin.

*Yalan söylersen bir daha odandan çıkamazsın.

*Benimle böyle konuşursan babana hesap verirsin.

“-se”lerin “-sa”ların havada uçuştuğu bu denetimli serbestlik mekanizması yüzünden çocuk insan zihninde bir inşai faaliyet başlıyor: Olumsuz benlik inşası.

Bilinçdışımız olayları, sözleri, görüntüleri bir resim gibi kaydeder. Resmin ötesindeki gizli niyetlerle ilgilenmez. Yukarıdaki cümleler söyleyen için ne ifade ederse etsin, duyan için tek bir şey ifade eder: Koşul. Sıradan bir ek olan ‘-se’ insan zihni için sadece koşul demektir. Mesajı şu şekilde alır: Evren seni kabul etmek için bir koşul sunuyor, o evrenin parçası olmak istiyorsan boyun eğ! Sevilmek istiyorsan uyum sağla!

İşte İyi Çocuk Sendromu bu noktada başlar. The School of Life tarafından hazırlanan The Dangers of the Good Child videosunda, iyi çocukların yaşamından kesitler sunuluyor ve bence mükemmel bir tespit yapılıyor: “Uslu çocukların problemi, diğer insanların onların yaramazlığını veya kötülüğünü ne kadar tolere edebileceklerine dair hiçbir fikirlerinin olmamasıdır. İyi (uslu) çocuklar, sağlıklı çocuklara tanınan hayati ayrıcalıklardan yoksundurlar ki bu ayrıcalıklar kıskanç olmak, açgözlü, benmerkezci olmak ve bütün bunlara rağmen tolere edilmek ve sevilmektir.” Ebeveyni tarafından sevilmek ve kabul görmek isteyen çocuk, tüm aykırı(!) duygularını, düşüncelerini bastırmayı, ailesini ve çevresini mutlu edecek davranışlar sergilemeyi öğrenir. Tüm öfkeleri, arzuları, kıskançlıkları, hırsları içine hapseder, odalar tek tek kilitlenir.

İnsan yaş aldıkça çocukluktan itibaren taktığı maskelerin büyük bir kısmını kendisi zannetmeye başlar. Olumsuz benliğin öz benliğin yerini aldığı bu nokta, kişiye varlığının koşullara bağlı olduğu, gerekli koşullar yoksa kendisinin bir hiç olacağı inancını verir. Yani güzel değilse onu kimse sevmez. Zayıf değilse giydiği hiçbir şey yakışmaz. Zengin değilse onunla kimse evlenmez. Çok zeki değilse o işi asla alamaz. Herkesi mutlu etmek için çabalamazsa herkes onu terk eder.

Toplumun yüzde kaçı bu dertten muzdariptir bilmiyorum ama inanıyorum ki sayılar o kadar büyük ki bu cümleler bize hiç şaşırtıcı gelmiyor. Hepimiz ne kadar da çok duyuyoruz hepsini, özellikle de kendimizden.

Joseph Chilton Pearce, Sihirli Çocuk kitabında şöyle diyor:

“Çocuklarımız yıllardır, bir şeylerin son derece (kritik biçimde) ters gittiğinin işaretlerini veriyorlar. Onlara ‘yaşamda gereksinim duyacakları donanımı kazandırma’ biçimindeki kaygı dolu, panik halindeki çabalarımız ise yardım çağrılarını duymamızı engelliyor. Eğitim tekniklerimiz, öğretim sistemlerimiz, davranış değiştirme ve teşvik uygulamalarımız hem kendi açımızdan hem de çocuklarımız açısından kaosa dönüşmüş durumda. Türün hayatta kalabilmesi için son derece önemli olan bu dönüm noktasında, artık ömrünü tamamlamış fikirler sistemimizin deliklerini yamamaya yönelik nafile bir girişimde bulunmaktan daha etkili bir atılım yapmalıyız.”

Hâlihazırda küçük bir çocuğa anne babalık edenlerin çocukları için bu tavsiyeyi dikkate alıp tüm kontrolcülüklerini serbest bırakmasını dilerken; bizler de bugün, bu yaşımızda, olumsuz benlik algımızın öz benliğimiz olmadığını görebiliyorsak, artık ailemizi ve çevremizi suçlamanın fayda etmediği noktadaysak kendimize yardım elini kendimiz uzatabiliriz. Tüm kilitli odaları açıp içerideki “kötü çocuk”a sarılabiliriz. O çocuğun duymak istediği cümleyi ona biz söyleyebiliriz:

“Seni seviyorum ve seni olduğun gibi kabul ediyorum. İyi ki varsın.”

İçimizdeki “kötü çocuk”lara selam olsun. İyi ki varsınız.

En Derin Korkuyla Yüzleşmek

“Tüm manasıyla insan olmak için belki biraz acı çekmemiz gerekiyordur- ölümlülüğümüzün, kaçınılmaz sınırlarımız ve başarısızlıklarımızın ve bizzat varoluşla ilgili bütün o gizemin bilincinde olmaktan ileri gelen bir türde bir acı.” Daniel Martin Klein

Acı, bilimin olduğu kadar felsefenin de temel sorunlarından biri. ‘Acı nedir? Acıdan kaçınma yolları nelerdir? Acıyla baş etmek için hangi yöntemler etkilidir?’ gibi sorular acının kendisi ile deneyimleyen arasında nasıl bir bağlantı kurduğumuzu gösteren temel sorular. Bilimsel olarak acı, her ne kadar kaçınılması ve yok edilmesi gereken bir olgu olarak kabul edilse de, varlığı neyin tedavi edileceğinin ilk işareti olduğu ve tedaviyi hızlandırdığı için değer görüyor. Örneğin dişimizde artan bir enfeksiyonun tedavi edilebilmesi için en temel gösterge çoğunlukla o bölgede duyduğumuz bir acı oluyor. Acıyı duyuyor, doktora gidiyor, enfeksiyonu ortadan kaldırmak için tedavi oluyoruz ve voila! acı da yok oluyor.

Bilim açısından büyük kıymeti haiz acının ruhumuz açısından anlamı ne peki? Fiziksel acı ve ruhsal acıyı aynı kefeye koyup fiziksel acıdan kaçınmak için aldığımız önlemleri ruhsal acılar için de geçerli sanıyor olabilir miyiz?

Gabor Maté bağımlılıkla ilgili bir videosunda, tüm bağımlılıklarımızın arkasında bir acı yattığını söylüyor. “Bağımlılık çalıştığımda ilk sorum ‘Neden bağımlılık?’ değil ‘Neden acı? olur.” diyor. Acısını bulan/ kabul eden ve yaşayan insan iyileşir, diye de ekliyor. Yani acıdan kurtulmak için bir antibiyotik gibi bağımlılıklara sarılıyoruz. İnternet, sigara, madde, güç… Acıdan kurtulmak için bağlandığımız her şey zamanla daha büyük sorun haline geliyor. Hatta bir bağımlılıktan kurtulmamız başka bir bağımlılık kazanmamıza bağlı oluyor bazen. Kabul edemediğimiz, yaşayamadığımız acılar bize hep yeni acılar getiriyor.

Acıdan kaçınma davranışı her zaman spesifik bir anı, olay ya da kişiyle ilgili olmayabilir. Şahsi fikrim, acı çekme korkusunun tüm acılardan daha etkili olduğu yönünde. Varlığının bu evrene hediye olduğunu düşündüğüm birinin bana kök inançları ve en derin korkuları bulmak için tavsiye ettiği bir pratik sayesinde en derin korkumun acı çekme korkusu olduğunu keşfetmiştim. Acı çekme korkumun arkasındaki gerçeği ararken de birçok soruyla karşılaştım:

Acı çekme korkusu bilinçdışı dünyaya yapılacak keşiflere karşı duyduğumuz korku olabilir mi? Acılardan kaçmak yerine onları kabul edip ellerini tuttuğumuzda kaçmaya çalışırken dönüp bakamadığımız, fark edemediğimiz bambaşka gerçekliklerle göz göze gelmekten mi korkuyoruz? Varlık şatomuzdaki kilitli kapıları görmezden gelmenin, ruhun en derinlerine kök salan, yok etmenin, silmenin imkansız olduğu, bastırıldığı zaman ortaya çıkmanın muhakkak başka bir yolunu bulan gerçek benliğimizin ortaya çıkmasından kaçınmanın en kolay yolu bu mu acaba? Bunun arkasında Jung’un dediği gibi ruhu hor görmek ve psikolojik aydınlanmaya direnmek olabilir mi?

Sakladığımız acıları o en gizli yerden çıkarıp kabul ettiğimizde, geçmişten getirdiğimiz ya da şu an deneyimlediğimiz acılara gözlerimizi kaçırmadan baktığımızda, çok ağladığımızda, çok kızdığımızda belki ya da yakıp yıktığımızda ama ne olursa olsun inkar etmediğimizde özgürleşeceğimize inancım sonsuz. Çünkü hayatta farkındalıkla yaşanan hiçbir acının, acı çekme korkusunu taşırken manayı kaçırıyor olmak kadar ağır olduğuna inanmıyorum.

İnsanlara baktığında ne görüyorsun?

“Eğer sen bir kardeşinde bir kusur görürsen, bilmelisin ki o kusur sende de vardır. İnsan insanın aynasıdır, sen onda kendini görürsün.” Hz. Mevlâna

Çok hayran olduğun, tanıdığın her haliyle sevdiğin insanlar var mı? Onlara her şey yakışır sanki, ne söyleseler, ne giyseler, ne yapsalar… En büyük hatalar bile onlar yaparsa epik bir hikayeye dönüşür gibi hisseder misin?

Peki ya geri kalan herkes? Acilen değiştirilmesi, dönüştürülmesi gereken birer vaka mı sence? Zihnin o güne kadar kurduğu tüm bağlantıları devreye sokup hızlı bir test kiti gibi “hasta”nın tanısını koyar mı? Üstelik bir de reçeteler yazar mısın bazen merhametle, bazen öfkeyle ama çoğunlukla kibirle?

Sahi çok inandığın şeylere muhalefet edildiğinde ne düşünürsün? Bir insanın bu kadar akıldışı konuşamayacağına, acilen eğitilmesi gerektiğine emin olur musun?

Peki, akşam haberlerinde ya da sosyal medyada onaylamadığın siyasi, toplumsal ya da bireysel olayları gördüğünde gözlerini devirerek söylediğin ‘bu insanlar iflah olmaz’ ya da ‘bu toplum adam olmaz’ gibi kalıp cümlelerin var mı?

Birisi seninle dertleştiğinde ya da başından geçen bir olayı anlattığında kendini kontrol etmekte zorlanır mısın bir şey söylememek, sadece aktif bir dinleyici olabilmek için? Karşında duran insana acilen bir tavsiye vermen gerekiyor gibi mi hissedersin?

Bu soruların tümüne cevabın benim gibi “evet” ise benim de yeni keşfettiğim çok muhteşem bir haberim var sana: Çok şanslısın! Çünkü varlık şatondaki kilitli odaların anahtarını ellerinde tutuyorsun sen. Nasıl büyük bir hediyeyle kutsandığını biliyor musun?

Kişiler bizim aynamızdır. Onlarda olduğunu vehmettiğimiz her bir veçhe aslında bizim, bize ait. Yazdığımız o reçeteler aslında bizim bir derdimize derman.

Son zamanlarda yeni bir alışkanlık edindim. Ne zaman birine tavsiye verdiğimi ya da birini yargıladığımı fark etsem sorarım kendime: Hangi yarana merhem bu söylediklerin, bu hislerin? Sonra dönerim içime, kendimi bir odanın kapısının önünde bulurum. O tavsiye ya da o yargılayıcı tavır açtırır bana odanın kapısını. Bazen en merhamet duyulası, bazen en öfkelenilesi, bazen de en kibirli gölgemle karşılaştırır beni. Ben olduğuna, benden olduğuna inanmadığım o gölge ayağıma yapışır. Oda karanlık, ben kapı ağzındayım. Işık arkamda, gölgem uzun uzadıya karşımda, benden büyük. Bazen acıyla, bazen hüzünle, bazen ölümüne korkarak girince odaya, bir ziya doldurur sanki odayı, gölge uzaklardan koşar gibi gelir bana, vuslata ermiş bir sevgili gibi parmak uçlarımdan dolar bedenime, yok olur, benden olan bana döner, ben olur.

Ve benim şatomda, “benim” diyebileceğim pırıl pırıl bir odam daha olur.

Neden Buradayım?

“Yazmasam deli olacaktım.” Sait Faik.

‘Bir sabah uyandım ve…’ ile başlayan bir cümle kurmak isterdim ama uzun süredir anlam arayışında olan ruhuma haksızlık olur sanıyorum. Birçoğumuzun hemen her gün (benim de kendimi bildim bileli) deneyimlediği o yürek ağrısının, iç sıkıntısının, bir yere/bir kimseye ait olamamanın, hep olmadığın kişi olmayı arzulamanın, hep olmadığın yerde olmak istemenin, ‘bir gün bir şey olacak ve hayatım bambaşka olacak, neden burada olduğumu anlayacağım’ sanmanın ve en nihayetinde tüm bunların asla gerçekleşmeyeceğini fark etmenin acısıyla çıktım bu yola. Sürekli aradığım ve besbelli hiçbir zaman da bulamayacağım o yardım elinin neden beni bulmadığını sordum, durdum. Ta ki yıllardır bir alışkanlık gibi başkalarını suçlamanın aslında sadece bir kaçış olduğunu, kaçtığım şeyin de kendi gölgelerim olduğunu anlayana kadar.

Bir gün okuduğum bir kitabın sayfaları arasında bir alegoriye rastladım. İnsan diyordu, doğduğunda binlerce odası olan bir şatoya sahiptir. Bir çocukken korkusuzca, yargısızca dolaşırız o odalarda. Büyüdükçe aile, toplum, eğitim sistemi, hatta kendimiz şevkle gezdiğimiz o odalardan rahatsız olmaya başlar ve teker teker kilitleriz tüm kapıları. Bir yetişkin olduğumuzda elimizde iki odalı virane bir mesken kalır. Sonra da çaresizce elde kalan bu viraneyi yenilemeye, tamir etmeye, yaşanılabilir, içinde mutlu olunabilir bir yer haline getirmeye çalışırız. Bir şatoya doğmuş ve bu hazin sona uğramış kimse yoktur ki ruhunda derin yaralar açılmasın, doldurulamayan bir boşluk içinde salınıp durmasın. İşte bu noktada tanıdım Carl Gustav Jung’u. Analitik psikolojinin de kurucusu olan Jung der ki, o odalarda sizin gölgeleriniz var. Birinde yalancılığınız vardı mesela, yasaklandı yalan söylemeniz kilitlediniz. Bir diğerinde korkaklığınız vardı belki, cesur olmak zorunda olduğunuza ikna edilip korkak gölgenizden utandırıldınız ve kapattınız kapıları yüzüne. Hassaslığınız, dürtüselliğiniz, öfkeniz, yönelimleriniz, kibriniz, hırsınız, küstahlığınız… Aklınıza gelebilecek her türlü gölgeden kurtulduğunuzu zannederken, elinizdeki ihtişamlı ışıl ışıl şatodan olduğunuzu fark etmediniz. Şimdi mutluluğu arayıp duruyorsunuz. C.G. Jung sorunun ne olduğunu göstermekle kalmıyor, kurtuluşun yol haritasını da işaret ediyor. Korkmayın, diyor. Korkmadan açın tüm kapıları. İçeriye hapsettiğiniz her şey aslında sizsiniz. Ancak kendi gölgesiyle korkusuzca yüzleşen ve onu kabul eden insan görebilir kendi ışığını.

İşte buradan başladı bu garip seyyahın yolculuğu. Kendi kilitli odalarımın kapılarını açıp pinhan olmuş her gölgemle yüzleşip varlık şatomu keşfederken ne varsa paylaşmak istedim sizlerle. İyi ki geldiniz, iyi ki geldim.